Bugun...

Ayşe ÖZTEKİN
BİR ROMAN BİR YAZAR
Tarih: 03-04-2018 10:48:00 Güncelleme: 03-04-2018 10:48:00


 

 

 

 

 

“İnsan ömrü doğumdan ölüme kadar uzanan tek bir yoldan ibarettir ve bunun üzerinde yapılan bütün taksimat sunidir.”- Sabahattin Ali

 

Bazı değerler vardır geç fark edilir, fark edilse de değerleri nedense pek de ortaya dökülmez. İçimizde derinlerde mi tutmak isteriz onları acaba, yoksa bizi korkutan, pek de yüzleşmek istemediğimiz bir taraflarımızı mı hatırlatırlar da işimize gelmez, bilinmez…

Bir aşk romanı diye bana hediye edilen bir kitap olarak okuduğum, ama aslında kendi çalışmalarım için de son derece önemli olduğunu farkettiğim bir eser ve yazardan bahsetmek istiyorum: Sabahattin Ali ve Kürk Mantolu Madonna.

Benim elimdeki kitap Mart 2013 tarihli olarak Yapı Kredi Yayınlarından çıkmış ve 160 sayfa. Geriye doğru baktığımızda Kürk Mantolu Madonna, Hakikat Gazetesi’nde 1940- 1941 yıllarında  “Büyük Hikâye” başlığı altında 48 bölüm olarak tefrika edilmiş ve kitap olarak da ilk kez 1943 yılında Remzi Kitabevi tarafından yayımlanmış. Sadeleştirme adı altında diline dokunma aymazlığına düşmeksizin yeniden yayınlanmış olması bir okur olarak saygı ve kıvanç sebebi oldu.

Sartre’ın romanlarını aratmayacak düzeyde, hatta içinde bulunduğumuz kültürün bir ürünü olarak, Sartre’ın sıkıntılı, dili dolaşık anlatımlarıyla karşılaştırınca çok daha iyi bir anlatımı, akıcı dili ve kurgusu olan bu kitap tam bir varoluşçuluk eseri. İnsanın yüzleşemediği, bastırdığı, sorumluluklarını üstlenmediği ya da üstlenerek harekete geçtiğinde nelerle karşılaştığı, kendine ve dış dünyaya yabancılaşma duygularının, yalnızlığının ve iç bulantılarının çok iyi bir şekilde kaleme alındığı bu eseri ben de çok geç keşfetmiş olmaktan üzüntü duyduğumu ifade etmeliyim. Belki okumamış olanlara buradan duyurarak bu duygumu hafifletebilirim diye düşünüyorum.

Sabahattin Ali ise şiirleri ve öyküleriyle çok iyi bildiğim halde romanlarını okumadığımı gördüğüm, değeri diğer bütün değerlerimiz gibi yeterince verilememiş, hayatı çilelerle, mahkumluklarla geçmiş, ölümü bile şaibeli olan Çağdaş Türk Edebiyatımızın önemli yazarlarından ve düşün adamlarından biri… Belki bazı şiirlerini de bestelenmiş Sezen Aksu, Zülfü Livaneli, Ali Kocatepe ya da Nükhet Duru şarkılarından hatırlarız ama şundan da eminim ki o sözlerin de Sabahattin Ali’ye ait olduğunu çoğumuz atlamışsızdır. Bunlardan bazılarını okuyucunun dikkatini çekip farkındalığını sağlamak üzere burada belirtelim: “Dağlardır Dağlar”,“Leylim Ley”, “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz”, “Aldırma Gönül”, “Çocuklar Gibi”, “Melankoli”, v.s. Yazarımızın diğer önemli romanı ise Kuyucaklı Yusuf’tur. Onun dünyaya bakışını ve bakışındaki derinliği şu şiirinden anlayabiliriz

Bir dürbünün ters tarafı gibi bu dünya
En büyük şey, en asil şey küçülür burda.
Burda yalan para eden biricik iştir,
Burda her şey bir yapmacık, bir gösteriştir.
Kimi coşar din uğruna geberir, yalan!
Kimi gider vatan için can verir, yalan!
Bir filozof yetmiş eser yazar, yalandır;
Bir kahraman istibdadı ezer, yalandır.
Şairlerin büyük aşkı fani bir kızdır,
Bu dünyada herkes sinsi, herkes cılızdır.
Ne hakiki aşktan burda bir çakan vardır,
Ne de onu görse dönüp bir bakan vardır,
Her büyüklük cüzzam gibi dökülür burda,
En muazzam ölüm bile küçülür burda.

Kürk Mantolu Madonna’ya dönelim ve kısaca konuyu özetleyelim. Kitabımızın 3 önemli kişisi vardır: İçe kapanık, varlığıyla yokluğu hiç de belli olmayan ama bir o kadar derin, mülayim ve naif olan Raif; Raif’in tam tersine kendine güvenli, güçlü bir kadın olan ve Raif’in aşık olduğu Ressam Maria Puder ve Raif Bey’i ve hayat hikayesini, onun defterini keşfederek bize aktaran ve tanıtan Raif Bey’in genç iş arkadaşı Rasim.

Mütercim memur olan Raif Bey ile Rasim aynı şirkette, aynı odada haftalarca çalışırlar. Ancak Rasim’in ifadesiyle “pek alelade, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biri”dir Raif Bey ve Rasim perdelerin arkasını henüz görmediğinden şu soruyu pervasızca sorar “acaba bunlar neden yaşıyorlar?” Daha sonra ise hastalanması üzerine dünyasına giren, farklı bir gözle bakmaya başladığı Raif Efendi’nin kimliği, kişiliği ve yaşadıkları ile ilgili olarak hem kendisi meraklanır hem de sayfalar ilerledikçe bizi meraklandırır. Daha ilk sayfalarda ise hemen şu içe dönüşleri yaşatır:  “Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.” Oysa Dünya’nın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha mâliktir!... Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahlûku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?”

Rasim, ömrünün son günlerine gelmiş Raif Bey’in işyerindeki eşyalarını toplarken bir karalama defterine rastlar ve onun sobaya atma isteğine karşı çıkarak izin alıp okumaya başlar. O defterden“Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim. İkinci defa oynayamam...”diyerek ümitsizlik içinde son günlerini yaşayan Raif’in sevdasını, tutkusunu, aşkını, varoluşunu ve kendini nasıl da yabancılaştırıp tecrit ettiğini öğreniriz.

Babasının sabun yapma tekniklerini öğrenmek üzere gönderdiği Almanya’da çalışmak yerine sergileri dolaşırken gördüğü bir tablodan etkilenişi ve ruhunun aşina olduğu bir ruhu   bulunca nasıl da tutunabileceğini ifade eden şu cümleleri okunmaya ve hissetmeye değerdir:

Bu çehreyi, veya benzerini hiçbir yerde, hiçbir zaman görmediğimi ilk andan itibaren bilmeme rağmen, onunla aramızda bir tanışıklık varmış gibi bir hisse kapıldım. Bu   soluk yüz, bu  siyah kaşlar ve onların altındaki siyah  gözler; bu koyu kumral saçlar ve asıl, masumluk ile iradeyi, sonsuz bir melal ile kuvvetli bir şahsiyeti birleştiren bu ifade, bana aslayabancı olamazdı. Ben bu kadını yedi yaşımdan beri tanıyordum. Onda Halit Ziya’nın Nihal’inden, Vecihi Bey’in Mehcure’sinden, Şövalye Buridan’ın sevgilisinden ve tarih kitaplarında okuduğum Leopatra’dan, hatta mevlit dinlerken tasavvur ettiğim, Muhammed’in annesi Âmine Hatun’dan birer parça vardı. O benim hayalimdekibütün kadınların terkibi, bir imtizacıydı.”

Aşkın, tutkunun, fedakarlığın, ruha dokunuşun, söze dökülmemiş iletişimin, varoluşçu bir ifadeyle varolduğunu ya da ölümsüzleştiğini hissettiren tek olgunun aynı anda aynı eylem içinde olunan, bir başka ruhun varlığını bilmenin, bu durumun da ancak anda yakalanabileceğinin, bu bağlamda gerçek insanı ararken hem özgürleşmenin hem de yalnızlaşıp tecrit olmanın romanı Kürk Mantolu Madonna. Bu durumu Raif Bey’in dilinden şu satırlarla duyumsuyoruz: “Yaşamanın, tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek, hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak, herkesten daha çok daha kuvvetli yaşadığını, bir ana bir ömür kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak ve bilhassa bütün bunları anlatacak bir insanın mevcut olduğunu düşünerek, onu bekleyerek yaşamak…

Ya bir gün hayata bağlandığından daha kuvvetli bağlarla bağlandığı kişi aniden ortadan kaybolursa o zaman da yaşamak anlamlı olacak mıdır? Yoksa “Dünyada kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenecek midir?” “Hayatını bir başka insana vakfetmiş olmanın nihayetsiz saadetini duyarken” birdenbire dünyanın en işe yaramaz insanı olarak herkesten ve her şeyden kendini koparacak mıdır? Seçimlerinin farkında olmaksızın hangi meçhule fırlatıldığının bilinçsizliği içinde sıradanlaşıp ölümü arzulayacak mıdır? Aslında kendisini hayata bağladığını düşündüğü kişiye, amaca ya da ülküye sarıldığında acaba insan ölümden korunduğuna mı inanmaktadır? Başkalarının hayatlarını yaşayıp kendimiz olmaktan her uzaklaştığımızda mı asıl ölüm gelip bizi bulmaktadır yoksa? Kitabı  bitirince bu  soruları ben kendime sordum durdum… Herkes yanıtını kendi kendine versin…

Kendisi ve varoluşu hakkında, hayattaki görevinin ne olduğu hakkında, hayat, ölüm ve özgürlük hakkında sorgulayan herkesin okuyabileceği, hatta okumasını salık verdiğimiz bir eser. Zevkli okumalar olması ve her okuduğunuzun kendinizi okumaya vesile olması dileğiyle…

Ayşe Öztekin,



Bu yazı 53 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI