Bugun...

Ayşe ÖZTEKİN
ON KASIM
Tarih: 30-10-2017 11:15:00 Güncelleme: 01-11-2017 10:53:00


 

 

 

 

 

“İki Mustafa Kemal vardır; biri ben et ve kemik geçici Mustafa Kemal... İkinci Mustafa Kemal, onu ‘ben’ kelimesiyle ifade edemem. O ben değil bizdir. O memleketin her köşesinde yeni fikir yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz hepinizsiniz. Geçici olmayan yaşaması ve muvaffak olması gereken Mustafa Kemal odur.” -M. Kemal ATATÜRK

 

 

Her On Kasım geldiğinde yüreğim değişik bir duyguyla çarpar. Biraz hüzün, biraz özlem, vefa ve en çok da minnet duygusuyla gözyaşımı tutamam ve dua ederim.

 

Her can ölümü tadacaktır elbette. Mesele, yaşarken ne kadar kendini var ettiğidir insanın ve o süreçte başkalarının gelişimine ne kadar katkı sağladığıdır, kendisine verilen armağanı ne kadar varoluşa çıkartabildiğidir. Hele bir de ömrünü milletine adamış bir insansa söz konusu olan, hangi ölümden bahsedilebilir ki; ancak diriliktir onunkisi.

 

Bu On Kasım’da da kalbimdeki sevinç hüzne denk:  Onunla aynı dönemde olamamak hüzün ama anlayabilmek bir sevinç; görememek hüzün ama var ettiği Cumhuriyetin bir kadını ve vatandaşı olmak bir sevinç; hala onu anlayamayanlar, iftira atanlar ve ihanet edenler bir hüzün, ama onu, hissettiklerini, inandıklarını hissedebilmek ve aynı duygu ve inancı paylaşanlarla bir ve beraber olabilmek bir sevinç; onun kurduklarını, diktiklerini, başlattıklarını yok etmeye çalışanlar bir hüzün ama bunları emanet ettiği bir neslin hala varlığı ve gelmekte olduğu da bir sevinç.

 

Bir Cumhuriyet kadını olarak, bir birey olarak, bir vatandaş olarak ona çok şey borçlu olduğumuzun bilinci içindeyim. Atatürk, okur ve yazar olarak, halkının yüreğini elinde tutan bir lider olarak, ülkesini en iyi seviyede temsil eden bir devlet adamı olarak, milletinin nerdeyse genetik kodlarını değiştirmeyi göze alacak kadar bir devrimci ve yenilikçi olarak, çok iyi bir kumandan ve asker olarak, dahası yurdunu düşmanlardan kurtarmış bir kahraman olarak bilinir ve sevilir ama ben onun en çok insan hallerini seviyorum; gülerken, çocuklarla gülüşürken, onlara bir şeyler öğretirken, dans ederken, ağlarken, şekerli kahve isterken, ona dert anlatmaya gelenleri pür dikkat dinlerken, gazete kağıdına sarılmış cigara içmenin ne olduğunu bilirken, mensup olduğu milletin kültürüne ve dinine bağlılığını en derin şekilde  ifade ederken, dua ederken…

 

Ata’ya ait okuduğum ve beni çok etkileyen iki yazıyı bu vesile ile sizlerle paylaşmak isterim. İlki Sunay Akın’ın anlattığı hikayelerden biri, şimdi okuyalım:

 

Alman Kralı II. Frederick 1750 yılında Potsdam'dan geçiyor. Orayı çok beğeniyor ve 'Bana şuraya bir saray yapın" diyor. Ertesi gün adamları gidip bakıyorlar, Kral'ın beğendiği yerde bir değirmen. Adamlar kapıyı çalıyor, yaşlı değirmenci açıyor.
- Buyrun?
- Bizi Kral gönderdi. Burayı görüp çok beğendi, satın alacak. Kaç para?
- Satmıyorum ki ne parası?
- Saçmalama Kral istedi.
- Bana ne. Ben satmadıktan sonra kimse alamaz ki.
Adamları gelip Kral'a diyorlar ki;
- Efendim beğendiğiniz yerdeki değirmenci deli. Satmıyorum dedi.
- Çağırın bakalım bana şu adamı.
Değirmenci gelip, Kral'ın karşısında duruyor. II. Frederick;
- Yanlış anladınız herhalde beyefendi, ben satın almak istiyorum orayı. Kaç para?
- Yoo yanlış anlamadım, adamların da dün bunu söyledi. Satmıyorum!
- Beyefendi inat etmeyin, paranızı fazlasıyla vereceğim.
- Sen koskoca kralsın, paran çok. Git Almanya'nın her yerine saray yap. Burayı benden önce babam işletiyordu. Ona da babasından kalmış, ben de çocuğuma bırakacağım. Satmıyorum!
II. Frederick ayağa kalkıyor;
- Unutma ki ben Kralım!
Değirmenci bakıyor ve diyor ki;
- Asıl sen unutma ki Berlin'de hakimler var!
Hiçbir güç, hiçbir siyaset, hiçbir iktidar kral bile olsa adaletten üstün değildir. Hiçkimse adaletin üstüne çıkamaz. Orada oturamaz. Bugün bütün gelişmiş ülkeler hukuk fakültelerinde bu olayı anlatırlar. "Berlin'de hakimler var!"
- Potsdam'da Sansosi Sarayı. Saray ve değirmen yan yana. Kral ve değirmenci adaletle komşu oluyor.
Sabahları II. Frederick arka bahçeye çıktığında değirmenci sesleniyor;
- Hey Frederick, ekmek yaptım göndereyim mi?
II. Frederick diyor ki;
- Adalet her sabah bana, sıcak bir ekmek kokusuyla gelirdi.
Ve 31 Aralık 1917. Berlin'de bir otelde yılbaşı kutlamaları yapılacak, Osmanlı heyeti var orada. Aralarından biri bu öyküyü anlatıyor. Ve;
- Hadi Potsdam çok yakın. Gidip adaletin simgesi olan o değirmen ve sarayı yanyana görelim.
Kimse gelmiyor ve o öyküyü anlatan tek başına kalkıp gidiyor. Herkes yılbaşı kutlarken o gidip adaletin simgesini izliyor uzun uzun. O, Mustafa Kemal Atatürk..”

 

 

İkinci hikaye (Atatürk  ve Nine) ise Sabiha Gökçen’in anlatımı:

Gazi Çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladık.

Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.

- Merhaba nine

Kadın Ata’nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
- Merhaba dedi.

- Nereden gelip nereye gidiyorsun? Kadın şöyle bir duraklayıp,

- Neden sordun ki, dedi. Buraların sabısı mısın? Yoksa bekçisi mi?

Paşa gülümsedi.              

- Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin? Kadın başını salladı.

- Tabii söyleyeceğim, ben Sincan`ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetiştiği kavruk köylerinden birindenim. Bizim mıhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara’ya geldim.

- Muhtar niçin Ankara’ya gönderdi seni?

- Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da... Benim iki oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Ben de gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı. Angara’ya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.

- Senin Gazi Paşa’dan başka bir isteğin var mı? Kadının birden yüzü sertleşti.

- Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki... O bizim vatanımızı kurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşa’yı bulacağım yeri deyiver.

Atatürk’ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek:

- Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır... Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu.

Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum “anacığım” dedim, “sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.”

Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp, Atatürk’ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk’e uzattı;

- Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.

Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;

‘Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin. Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine benim bütçemden üç inek verin armağanım olsun.’”

 

                                   

 

Atatürk ile ilgili hikâyeler elbette çok ve okumakla bitmez. Ancak her bir hikayede, her bir kararda, stratejide, devriminde Atatürk örnek alınabilirliği olan, örnek alınması gereken bir rol modeldir..O bir düşünme biçimidir bir kararlılıktır, her haliyle bir aşktır, imandır, ruhtur, inançtır, seçimdir, adanmışlıktır.

 

 

Ona olan sonsuz saygı ve minnetimiz, belli günlerde onu anmanın çok ama çok ötesine geçmelidir. Onun emanetlerine sadakatimizi, onun bıraktıklarını daha ileriye, hep ileriye götürmekle gösterebiliriz. Kendisine “sizin en büyük eseriniz hangisidir?” diye sorulduğunda “bana yaptıklarımdan değil, yapacaklarımdan söz edin” diye cevap vermiştir. 

 

 

Her birimiz içimizde birer Mustafa Kemal olma potansiyeline sahibiz. O büyük Türk, o milletinin yüreğini elinde tutan lider ve güzel insan bize asıl bunu göstermiştir. Gelecek Mustafa Kemal’leri beklemekten artık vazgeçmeliyiz. Belki de her On Kasım, bize birer Mustafa Kemal olma fırsatını hatırlatan en önemli gündür. Belki de uyanışın günüdür. Belki de kendimizi hatırlama, hatırlatma ve harekete geçme günüdür. Zira Ausey’in ifade ettiği gibi "Cesur tek bir insan bile tüm insanlık için zafer getirebilir."

 

 

Öyleyse “memleketin her köşesinde yeni fikirler, yeni hayatlar ve büyük ülkü için uğraşan aydınlar” olmak için, “fikri hür, irfanı hür, vicdanı  hür” nesiller yetiştirmek ve olmak için, bugün sorumluluk almaya var mısınız? Ata’mızın yüce hatırasına sonsuz şükran ve minnetlerimizi böyle göstermeye ne dersiniz?

 

 

 

 



Bu yazı 452 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI