Bugun...

Nazan Çoker ÇİNKO
O YILLARI SİLEMEM…
Tarih: 24-11-2017 14:10:00 Güncelleme: 24-11-2017 14:10:00


 

 

 

 

 

Yıl 1986.

Mart kapıdan baktırır günleri. Bandırma’nın ayazı ile rüzgârının birbirine karıştığı soğuk günler. Ama bizim evde ise yaşanan ateşli günler, soğuğu hissetmediğimiz.

 

Heyecanla bekliyorduk çünkü tayinim nereye çıkacak, yeni bir hayata nerede başlayacaktım acaba diye.

 

Günlerdir bu haldeydik ve beklenen haber geldi. Annem, babam, sapsarı saçlı kardeşim, canım Sertan’ım, havalı kadın ve kocası, yani karşı komşularımız, Meserret teyzem ve Servet amcam, hepimiz.

 

Zarfı yırttık ve Geyve. Adını hiç duymamışız. Birisi diyor ki Gebze olmasın, bir diğeri diyor ki Gemliktir belki de. İşte hayatımın 3 yılının geçeceği Geyve ile tanışmam böyle oldu.

 

Adapazarı’nın bir ilçesi. Yemyeşil bir doğanın kucağına yayılmış, meyve bahçeleriyle kaplı, ortasından bir nehrin kolu geçen, sevimli mi sevimli, küçücük bir kasaba. Ünlü Şair Sezai Karakoç’ un dizelerinde yer aldığını sonradan öğrendiğim Geyve’m.

 

''Mona Roza, siyah güller, ak güller,

Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak…''

 

Ünlü şair’in sevdiği kadın Muazzez Hanım Geyveli imiş. Sonu hüzünlü biten bir aşk hikâyesi. Sonu iyi bitince aşk olmuyor galiba.

 

Neyse, işte böyle bir atmosfer.

 

Lakin kiralık ev bile yok. Bulduklarımızda ben oturamam diye feryat ediyorum. İnsan yetiştirecek daha dün öğrenci, bugün öğretmen olacak kız, böcekten, haşerattan korkuyor, ben buralarda kalamam diyor.

 

 Her yer yaralı insanlarla dolu Allahım. Herkesin bir kanadı kopmuş, yüreği yanmış, herkes yarım, böyle bir aile denk geliyor bana da. Daha bu yıl kızlarını kaybetmişler. Bana kucak açıyor, kızları yerine koyuyorlar.

 

Geyve’nin en güzel evinde bana bir daire veriyorlar, kira mı o da ne demek. Ben onların kızı oluveriyorum. Evinde küfür duymamış ben, küfürlü konuşmaların en tatlısını yapan Karadenizli Necmi amcanın koruması altına giriyorum. Masada sohbet, masanın üstünde silah, havada uçuşan küfürler ve ben çok mutlu olarak Karadenizli bir ailenin kızıyım artık.

 

Gözleri görmeyen bir anne, artık beni kızı olarak görüyor. Ben yemezsem hiçbir şey boğazından geçmiyor, benim sohbetlerim olmazsa tadı tuzu olmuyor içilen çorbaların. Küçük kızları kardeşim oluyor, hayatım birden değişiyor ve onlarınki de, bunu hissediyorum.

 

Öğretmen olarak okula ilk gidişim, ah o duyguyu unutmam ne mümkün. Okul müdürünün kapılara kadar çıkıp beni, 22 yaşındaki beni, hoş geldiniz hocanım diye karşılayışı. Daha dün ayağında kot pantolon, dersten kaçıp okeye giden öğrenci ben, bugün kapılarda karşılanan tayyörünü giymiş, saçlarını toplamış öğretmen ben.

 

Şu an araftayım, hangisi benim acaba, ya da bu geçiş nasıl olacak acaba? Ama o karşılanma var ya, hayatımın dönüm noktası. O an ki düşüncelerimi ve şaşkınlığımı hiç unutmam. Nasıl bir saygı gösterişidir bu bana, gencecik bir kıza.

 

O zaman artık hayatımın değişeceğini anlamıştım. Benden beklenen bir şeyler olduğunu, hatta beklentinin büyük olduğunu, bana gösterilen saygının ve güvenin sorumluluğunu omuzlarımda hissetmiştim. Daha ilk adımda bana bu güveni ve saygıyı hissetmeme sebep olan Geyve Lisesi müdürüme ve okuldaki öğretmen arkadaşlarıma çok teşekkür etmişimdir her zaman.

 

O güvenle ve duyguyla öyle bir adım attım ki mesleğime, hep sevdim öğrencilerimi, okulun ilk günü yaşadığım heyecanımı hep sevdim, her yeni dönemde ilk sınıfa girişimde dizlerimin titremesini hep sevdim, onlara sadece kimya değil, hayata dair bir şeyler vermeyi hep sevdim, upuzun koridorlarda nöbet tutmayı hep sevdim, öğrenciler gibi boş dersleri, öğrencilerle dersi kaynatmayı, arkadaşlarımla yaptığım kantin sohbetlerini, okula üzgün gidip mutlu döndüğüm günleri, gece yarılarına kadar soru hazırlamayı, emekli olana kadar her gece ders hazırlamayı hep sevdim.

 

Ama ne oldu da bir gün vazgeçtim bu sevmelerden, ne zaman artık yeter dedim. Bu kadar yoğun duygularla bağlandığım mesleğimden ne oldu da birden kopuverdim, hiç anlayamadım.

 

Şimdi bunları yazarken bile özlüyorum ve bir sulu göz olarak gözyaşlarımı akıtıyorum ve silmiyorum da işin kötüsü, burnum akıyor ve gözyaşlarıma karışıyor ama yine de silmiyorum, hayatımdaki beni ben yapan bu yılları silmek istemiyorum.

                              

  …

 

         Zaman ne de çabuk geçiyor Mona

         Saat onikidir söndü lambalar

         Uyu da turnalar girsin rüyana

         Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar

         Zaman ne de çabuk geçiyor Mona…

                               …

 

         SEZAİ KARAKOÇ

 

 

Nazan Çoker Çinko – 24 Kasım 2017

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



Bu yazı 52 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI