Bugun...

Rahmi AKDAŞ
SİYASİLERDEN TARİHE
Tarih: 28-03-2014 02:55:00 Güncelleme: 28-03-2014 02:58:00


 

 

 

 

Aydın siyasetçilerin harman olduğu kentte yaşıyor olmanın haklı gururuyla : Yeniden şanlı tarihimize bakış:

 

Ezikliğin lüzumu yok! Tamam, biraz 'dışa vurumcu' falan, ama ne kadar bilgili entelektüel olduklarını seçim ziyaretleri esnasında görme fırsatı buldum ve paylaşma ihtiyacı hissettim.

 

Keşke günlük  medarı maişet telaşemizden vakit ayırıp düzenli olarak ziyaret edebilsek kendilerini de seçimden seçime bırakmasak kendilerinden feyz almayı.

 

Her parti ayda bir toplantı düzenlese de sohbet edip kaynaşabilsek, engin ufuklarından süzülüp gelen derin sentezlerini dinleyip, hem kişisel hem sosyal dertlerimize çözüm üretmiş bilgili siyasetçilerimizden istifade etsek.

 

Halk olarak üzerimizdeki ataleti atmak önce bize düşüyor vesselam! Yoksa gerçekten müthiş yaratıcı fikirlerle geliştirilmiş, hepsi bir birinden çarpıcı -kısa/orta/uzun vadelere göre tasarlanmış sürdürülebilir ne kadar güzel projeler varmış dosyalarında. Helal olsun.

 

Her birini sevinçle tebrik ettim. İmkân olsa hepsine paylaştırasım geldi oyumu. Ama nihayetinde hepsi de olanca samimiyetiyle "demokrasi kazansın, temel dileğimiz bu yoksa makam dediğimiz nedir ki" yüce gönüllülüğünü ısrarla vurguladıklarından dolayı, vicdanımızı  rahatlatmak için ailece paylaştıracağız oylarımızı hepsine.

 

Bence, meclis dışındaki siyasetçiler de maaş  personel mekân gibi imkânlarla takviye edilebilmeli ki iş güç sahibi olduklarından ancak seçimden seçime gelebilen fedakâr siyasetçilerimizle  düzenli görüşüp medeniyet kervanını yakalama hamlelerine katkıda bulunabilelim.

 

Önceden hobim, otuz yıldır mesleğim olan "kültür  taşıyıcısı erbabı" sıfatımla herkesi temin ederim ki, kitabevime teşrif eden siyasetçilerimizin raflardaki kitaplara bakışındaki aşinalık edasına  önce şaşırdım. Fakat başta adaylar olmak üzere partili arkadaşlarının kitaplar-yeni dağıtıma girmiş olanların bile- hakkında atıf ve mukayese yaparak konuşmalarına kulak misafiri olunca enikonu entelektüel kişiler olduğunu coşkuyla müşahede ettim. 

 

Heyecanım yatışınca, çoğunun müdavim karilerimden olduğunu da fark edince resmi ziyaretten çıkıp samimi fikir alışverişine dönüşüverdi zaten her seferinde.

 

Anlatmaya çalıştığım ruh hali, kentimizin tarihini birinci derecede ilgilendiren Haydar Çavuş'un vakıfları ve bunlara ait nakit ve gayrimenkul varlıkların akıbeti konusunu açmama engel oldu. Ama ne gam! Böylesi donanımlı siyasetçilerimiz olduğunu yakinen gördükten sonra! Seçimlerden sonra -hangi partinin aday başkan olursa olsun- uğrar naçizane katkılarımı sunarım.

 

Bu esnada farkındalığı  artırmak, seçim sonrasında  kentimizin kurucusuna layık olmak için somut adımlar atabiliriz arzusuna müteallik olarak, vakfiyeler ve ilgili makaleleri yeniden Bandırma'lı hemşerilerimizin görüşüne sunmayı, sevgili editörümle birlikte münasip gördük.

 

Kalınız sağlıcakla.

 

 

 

 

HANGİ TARİH?

 

 

Tarih bilimi, tüm sosyal bilim dalları gibi -pozitif bilim dalı olmadığından- istismara/sapma ve yanılmalara çok müsaittir. Öylesine ki, çok saygı duyulan bazı tarihçilerin bile,"tarihin girdaplarına kapıldığı" olmuştur. 

 

Bu nedenle hangi metodolojiyle yaklaşıldığı, dünya görüşü ve buna temel oluşturan felsefi anlayışa göre değişir tarih yorumu.

 

Rahle-i tedrisinden geçtiğimiz resmi tarih, tüm dünyada olduğu gibi "kanırtılmış tarihtir." Önemli bir bölümü gerçeğe aykırı olmakla kalmaz: Doğrusunu öğrenme çabalarının önünü tıkayacak biçimde düzenlenir, ihtiyaca göre yeniden ve yeniden ( çaktırmadan veya 'yeni yalanlar üretilerek) revize edilir. Bu esnada, resmi/gayrı resmi tarih yazıcıları bazı olguları/olayları/belge ve tanıklıkları sistematik olarak ortadan kaldırırlar. Duruma göre tahrifat(ekleme/çıkarma yoluyla) veya  üretim (sahte tabii ki!..) yapmak  -durumdan vazife çıkararak işgüzarca veya talimatla  (menfaat karşılığı) 'bağzı kişi ve kurumların' adeta varlık sebebidir.

 

Yerel tarihle ilgili halen aşılmamış başlıca kaynak olan "Kapıdağ Yarımadası Ve Çevresindeki Adalar" eserden (R.M.Ertüzün) antik çağda yerleşimin  olmadığını, sonraları ise, Aydıncık ve Kapudağu Kazası'na bağlı küçük bir rum balıkçı köyü olduğunu öğrendiğimiz Bandırma'nın  tarihiyle ilgili, bütünlüklü ciddi bir çalışma mevcut değil maalesef. Ricam üzerine, Reşit Bey'in (ışıklar içinde yatsın) yazdığı bir makale ile, Karesi Salnamelerinde  yer alan(tamamı yayınlanmadı)sınırlı bilgiler dışında güvenilir kaynak yok maalesef. Resmi tarih yalanları ve örfi tevatür bol elbette.

 

 Aşağıda -İLK KEZ YAYINLANAN- yirmi iki yıllık arayışın sonunda  nihayet ulaştığım, Haydar Çavuş Vakfiyesi sayesinde, Bandırma kent tarihinin gizemli yanları büyük ölçüde aydınlanmakta. Yanı sıra, umudumu kesmek üzereyken Osmanlı Arşivinden vakfiyeyi temin edip transkripsiyonunu yapan muhterem Abdülmecit MUTAF Hocamın ufuk açıcı makalesini de okuyabileceksiniz.

 

Bu görüntüde, tarih çarpıtmakta bir biriyle yarışan resmi-sivil odakların çıkar ortağı olduğu aşikar bence.

 

 

 

HAYDAR ÇAVUŞ VAKFİYESİ

s.123-124

 

Divan-ı Hümayun çavuşlarından Haydar Çavuş b. Abdüddaim (?)Bandırma’da sahilde erkek ve kadın Müslümanların namaz kılmaları için bir cami ve yanında çocuklara Kur’an öğretilmesi için bir Daru’t- Talim inşa ettirmiş, bu iki binaya harcanmak üzere de bir hamam, beş ev, on beş dükkan inşa ettirmiş ve ayrıca 200.00 dirhem vermiştir. (Vakfın mütevellisi Mehmed bin Abdullah)

 

Şartı: Hamam ve onbeş dükkan icara verilip nakit para da 11,5 ile borç verilip işletilerek her sene elde edilen gelirlerle camiin hatibine günlük beş akçe vazife verile,

 

Camiin mahfilinde Cuma ezanından önce beş hafız devrhan olup her birine günlük bir akçe verile,

 

Sermahfil olana günlük bir akçe vazife verile, yine camide Kurandan dört cüz okunup okuyanların her birine günlük ikişer akçe verile,

 

Cuma günü Müslümanlara tefsir ve hadis bilip de koyduğum kürsüde vaaz eden kimseye günlük beş akçe verile, vaiz olan kimse aynı zamanda hatip ise ve devrhanlık ederse bir cüz kuran okumak şartıyla ona günlük ikişer akçe verile, eğer vaiz hitabete kadir değilse cüz okuyana verile, camiin imamına günlük beş akçe verile, mekteb-i mezburun muallimine günlük üç akçe, sabah namazında Yasin suresini okuyana günlük bir akçe verile, camide öğle namazından sonra bir aşır okuyana günlük bir akçe verile, günlük bir akçe vazife verile,

 

İmam olan kimse ayrıca mektebin muallimliğini yapmalı, sabah namazından sonra Yasin suresi okumalı, öğle namazında aşır okumalı, ve bir devir ve tarif vazifelerini yapmalı.

 

Camide iki tane vakit ezanını okuyan bir tane de sala müezzini olmalı. İki vakit müezzininin her birine günlük beşer akçe verile.

 

İkindi namazında amme suresini okuyana günlük bir akçe verile.

 

Akşam namazında bir kere tebareke okuyana günlük bir akçe verile.

 

Bir cüz, bir tebareke, bir amme okuyup devirhanlık yapmak müezzin-i evvelin vazifesidir.

 

Yatsıda amenerresulü okuyana günlük bir akçe verile.

 

Bir cüz, bir huzuriye cüzü okuyamak ve devirhanlım yapmak ve amenerresulü okumak müezzin-i saninin vazifesidir.

 

 Caminin kayyımına günlük üç akçe verile

 

Mektebin halifesine günlük iki akçe verile

 

Mektebin ve adı geçen cüz-i şerifin birisi, halifelik ve bir devirhanlık kayyıma meşrut ola

 

Camiin etrafını süpürüp abdest musluğunu doldurana günlük bir akçe verile ve bu vazife de sala müezzininindir.

 

Camiye, hamama ve Bandırma’da yaptırdığım çeşmenin su yolunun tamir ve bakımına yapana günlük iki akçe verile.

 

Vakfın mütevellisine günlük sekiz akçe, vakıf nazırına beş akçe, vakıf katibine iki akçe ve cabiye iki akçe verile.

 

Yukarıda sayılan tüm vazifelilerin tilavetlerinde ihtimam göstermeli, her sene berat gecesi ve ramazanda yakmak için balmumu alalar ve bunun için, Akçe harcayalar  (125-126)

 

Ayrıca camiin içindeki sekiz, sofadaki iki ve minarede ramazan gecelerinde yakılan on beş ve diğer gecelerde de kandillerde yakılmak üzere akçe yağ parası verile.

 

Yaptırılan beş evin birisi camiin hatip ve vaizine, birisi imama, ikisi iki müezzine ve birisi de kayyıma her biri günlük birer akçe kira ödemek üzere tahsis edile. Mütevelli de bu paraları evlerin tamirine harcaya.

 

Vefatımdan sonra Eyüb-i Ensari yakınındaki kabrime dindar bir kimseyi türbeadr kılıp her gün bir cüz okusun ve kendisine günlük üç akçe verile.

 

Mezar hizmetinde olana günlük bir akçe verile (?).

Vefatımdan sonra evladım veya akrabalarımdan birisi vakfettiğim mallara el koyar veya vakfı iptal ettirmeye çalışırsa Allahın laneti üzerine olsun.

 

Vakfın tevliyeti sağlığımda bana aittir. Benden sonra ise akrabamdan Salih ve ehil olana verile.

Akrabamdan kimse olmazsa o zaman hariçten uygun olan kimseye verile.

 

Vakfın nezaret de benden sonra evladımdan ve neslimden olanlara verile. Uygun kimse olmazsa hariçten uygun kimselere verile.

 

Mütevelli olan kimse mürtezikaya haklarını üç ayda bir vere.

 

Diğer görevliler de vazifelerini tam yaparlarsa aldıkları paralar helal olsun.

 

Her sene Muharrem ayında vakfın hesapları kontrol edile

 

 

Evasıt-ı Cemaziyel-evvel 999

 

 Bu dahi (Vakf-ı Sani)

 

1-      Mahmiye-i Galata’ya tabi Kapudağ nahiyesinin Bandırma karyesinde biri arsa içerisinde üç katlı ve  diğeri dışarıda çardaklı olan bir tarafı cadde, bir tarafı sahil-i derya, bir tarafı hamam ve bir tarafı da cami ile mahdud evini vakfetmiştir.  Şartı ise ölünceye kadar kendisi daha sonra soyu kesilinceye kadar  neslinden gelenler oturacak. Daha sonra ise yaptırdığı camiin vakfına ilhak olunacak.

 

2-      Yine Bandırma’da bir tarafı tari-i am, bir canibi Uğurlu yeri diye bilinen arsa, bir tarafı Dimo adlı zimmi kasabın mülkü ve bir tarafı da Sarı Sarfon harmanı diye bilinen arsa ile sınırlı bir bahçeyi

 

3-      Aydıncık kazasına tabi Meymune köyü yakınındaki sınırları verilen bahçeyi

 

4-      İstanbul’da Servi mahallesinde (?) halen oturduğu bir tarafı Ferahşah bint-i Abdullah mülkü, bir tarafı Kapıağası Yakup Ağa vakfı, bir tarafı kendi evim ve bir tarafı da tarik-i am ile sınırlı olan evi vakfedip şart olarak: a- bahçelerden elde edilecek gelir camiin mühimmatına sarfolunacak,

 

Dayeoğlu Hasan mutasarrıf ola,

 

b- İstanbuldaki ev icara verilip elde edilecek gelir ile türbedarım olan kişiye günlük bir akçe verile, türbedar a ayrıca hergün benim ruhuma bir cüz okuması karşılığnda iki akçe verile

 

5-      Malımdan 12 000 akçe ayrılıp vakfeetim. Şart olarak:

 

a-camiimde imamlım yapan kimse her sabah merhum Çorbacı Hasan Bey ruhuna bir cüz Kuran okuya

 

b-camimde müezzin olan kimse her sabah bir cüz okuyup sevabını yeniçeri iken ölen Kurubaş ruhuna bağışlaya ve bu ikisine günlük iki akçe verile

 

c-Merhum Beylerbeyi Mehmed Paşa’nın türbesinde türbedarlık eden kimseye şart ettim.

 

 

 

 

Bir Köyün Kentleşmesi Sürecinde

HAYDAR ÇAVUŞ VE BANDIRMA’DAKİ VAKFI

 

Yrd. Doç. Dr. Abdülmecit MUTAF

 

Geçmiş tarihlerde küçük bir yerleşim yeri olması nedeniyle ‘köy’ olarak anılan bazı yerler zamanla gelişerek bugün önemli bir şehir veya kaza haline gelmişlerdir. Bu köylerin büyüyerek gelişmesinin en belirgin sebebi; siyasi, idari, coğrafi, ekonomik, asayiş vb faktörler sonucu meydana gelen nufus hareketleridir. Ancak, artan nufus paralelinde barınma, iaşe, sağlık, eğitim, ulaşım gibi problemleri ve ihtiyaçları da doğurur. Bu ihtiyaçların giderilmesini sağlayan tesisler, o yerleşim yerinin fiziki olarak da gelişmesini ve büyümesini sağlar.  Bu tesislerin bazısı kişilerce yapılırken, ticari getirisi olmayan veya büyük yatırım gerektiren ibadethane, imarethane, mektep-medrese, hamam vs gibi bazıları da Osmanlıda hayır sahiplerince ‘vakıf’ olarak kurulur ve işletilirdi. Diğer taraftan vakıf eserlerinin bir kısmı, o kentteki nufus hareketlerinden çok daha önce ve ileriye dönük olarak inşa edildiği ve şehrin düzenli bir şekilde imar edilmesine katkıda bulunduğunun örnekleri de az değildir. Yerleşim yeri halkının süregiden günlük maddi hayatının yanında bu vakıf eserleri ve işletmeleri insanların manevi, sosyal, kültürel ve bilimsel hayatlarının da devamını sağlayarak, artan nufusla birlikte cazibe merkezi haline gelen şehirde insanca ve de medeni bir hayat tarzının oluşmasına katkıda bulunmaktadır.

Bu bildiride Bandırma’nın köyden kasabaya daha sonra da kazaya dönüşümünde Haydar Çavuş vakfının rolü incelenecektir.

 

Vakfın Kurulmasından Önce Bandırma

 

‘Bandırma’ denince –kanaatimce- iki tane ‘Bandırma’dan bahsetmek gerekiyor: Biri köy (karye) olan Bandırma, diğeri ise Bandırma İskelesi. Bugün Batı Anadolu’nun önemli bir kazası olan Bandırma karyesi, yukarıda tarif ettiğimiz köy örneğine uyan bir yerleşim yeridir. Haydar Çavuş’un vakıf kurduğu tarih olan 1591’e kadar Bandırma idari taksimatta, Osmanlı tarafından bölgenin fethedilmesinden sonra uzun yıllar İstanbul’un Galata kazasının Kapıdağı nahiyesine bağlı bugünkü yerinden on-onbeş dakika uzakta ve kuzey-doğuda[1] ve tepede- bir balıkçı köyüdür.[2] 1530 tarihinde padişah hassı olan Bandırma, Cemaat-i Ortakçıyan olarak 23 hane ve 21 mücerredden, Cemaat-i Zimmiyan olarak ise 22 hane ve 5 mücerredden yani yaklaşık 300-400 nufustan oluşmaktadır.[3] Ortakçıların dini mensubiyetleri hakkında kesin bilgi yoksa da halkının bir kısmının gayr-i Müslimdir. 1539 yılında idari olarak yine Galata kadılığına bağlı olan Bandırma Tapu Tahrir Defterinde Hüdavendigar Vilayetinde görev yapan Sancakbeyinin hassı olarak görülmektedir.[4]

 

Aynı tarihlerde Güney Marmara’yı İstanbul’a deniz yoluyla bağlayan üç limandan biri olan Bandırma iskelesi,  önem itibariyle Edincik ve Erdek’ten sonra gelmekteydi.[5] Şenol Çelik makalesinde 1579 tarihinde Bandırma iskelesinin 540.000 akçe iltizama verildiğini belirtmektedir. Bandırma iskelesinde ise burada görevli olanlar ikamet etmekte olabilirler.

 

Vakıf Kurucusu Haydar Çavuş Kimdir?

 

1591 (h. 999) tarihinde düzenlemiş olduğu iki adet vakfiyeden[6] anlaşıldığına göre; Bandırma’da inşa ettirdiği bir cami, muallimhane ve çeşme için vakıf kurarak gelirleri bu eserlere ve görevlilerine harcanmak üzere de, bir hamam, beş adet ev ve onbeş adet de dükkan yaptıran; ayrıca çalıştırılmak ve geliri vakfa harcanmak üzere 200.000 dirhem veren Haydar Çavuş, -ikinci vakfiyeden anlaşıldığına göre- yine geliri vakfa harcanmak üzere Bandırma’da bir ev, iki adet bahçe, İstanbul’da halen oturduğu ev ve yine 12.000 dirhem bağışlamıştır.

 

Haydar Çavuş, İstanbul’da Divan-ı Hümayun’da çalışan ve burada alınan kararların uygulanması veya yerine ulaştırılması ile vazifeli[7] Dergah-ı Ali çavuşlarından olup –her ne kadar genelleme yapılması doğru olmasa da- babasının adının ‘Abdüddai’ olması sebebiyle kuvvetli bir ihtimalle devşirmedir. Diğer taraftan adının, Yeniçeri ocağının resmi tarikatı olan Bektaşilikçe çok değer verilen Hz. Ali’nin lakabı olan ‘Haydar’ olması ve kurduğu vakfın mütevelliliğine yine baba adı ‘Abdullah’, yani muhtemelen devşirme olan birini (Mehmed bin Abdullah) tayin etmesi bu ihtimali güçlendirmektedir. Haydar Çavuş’un, -dergah-ı ali çavuşluğu görevinden önce- yeniçeri olduğunu destekleyen bilgileri yine vakfiyesindeki yeniçerilere olan vefasını açıkça ortaya koyduğu bazı ifadelerden öğreniyoruz: ‘…her sabah merhum Çorbacı[8] Hasan Bey ruhuna bir cüz Kuran okuna’ ve ‘her sabah bir cüz okuyup sevabını yeniçeri iken ölen Kurubaş ruhuna bağışlaya…’.

 

Bir İstanbul sakini olan Haydar Çavuş’un hayır eserleri yapacak ve nakit parayla birlikte araziler bağışlayacak kadar Bandırma sevgisi veya burayla olan ilgisinin kaynağı –süresi bilinmemekle beraber- burada bir süre yaşamış olmasıdır. Pars Tuğlacı –kaynak belirtmeden- onun II. Selim (1566-1574) tarafından buraya sürgüne gönderildiğini belirtir.[9] Bir süre Bandırma’da yaşadığı anlaşılan Haydar Çavuş vakfiyesini düzenlediği tarihte ise İstanbul’da Eyüp’te Servi mahallesinde oturmaktadır.[10] Diğer taraftan Çavuş Bandırma’da inşa ettirdiği camiin yanında ‘biri arsa içerisinde üç katlı ve diğeri de dışarıda çardaklı, bir tarafı cadde, bir tarafı sahil-i derya, bir tarafı hamam ve bir tarafı da cami ile mahdud ev’i vakfederken ölünceye kadar kendisinin oturmasını şart koşmuştur. Belki de daha önce bir süre bulunduğu Bandırma’da daha sonraları -her zaman değilse de- zaman zaman kalmaktaydı.

 

Kurduğu vakfın nezaret[11] görevinin kendisinden sonra çocuklarına ve onların çocuklarına verilmesini ve de Bandırma’da yaptırdığı –bazen kendisinin de oturduğu anlaşılan- evde kendisinden sonra çocuklarının oturmasını şart koşmasından Haydar Çavuş’un evli olduğu ve çocuklarının bulunduğu anlaşılmaktadır. Eyüp Sultan mezarlığında medfundur.

 

Haydar Çavuş inançlı ve oldukça dindar bir kişi olmalı. Çünkü Kuran’dan cüzler ve sureler okunması üzerinde çok durmuş, ramazanda ve mübarek gecelerde kandil yakılmasını şart koşmuştur. İstanbul’un muhafazakar bir semti olarak bilinen Eyüp’te oturan Haydar Çavuş, ölünce de yine buraya defnedilmesinin yanında, türbedarının da dindar olmasını şart koşan Haydar Çavuş kabri başında da Kuran okunmasını istemiştir.

Dini hizmetlerle beraber camiin hemen yanına küçük çocuklar için de muallimhane yaptırıp eğitime de önem verdiğini gösteren Haydar Çavuş’un vakfında bir de sosyal hizmet veren hamam bulunmaktadır.

 

Vakfın Kuruluşu ve Kentleşmedeki Rolü

 

Vakfın kurulduğu tarihte Bandırma’nın bugünkü yerinde değil, ancak çok uzakta da olmayan bir balıkçı köyü olduğu anlaşılıyor. Vakfa ait bahçe içerisinde şadırvanlı bir cami, çeşme, yanında bir hamam, beş ev, onbeş dükkan ve ayrıca yine cami yanında biri arsa içerisinde diğeri ise arsa dışındaki iki evden oluşan kompleks köye değil, denizin hemen kenarına ve çalışır vaziyetteki limana yapılmıştır. Burası, limanda çalışanların veya burasıyla ilgili işi olan az sayıda insanın oturduğu yerdir. Ayrıca Vakfa ait binaların arsasının oldukça fazla yer kapladığı düşülürse bu kadar boş alanın köy içerisinde bulunabilmesi de zaten zor görünüyor.

 

Haydar Çavuş’un yaptırdığı eserlerle deniz kenarında yeni bir yerleşim kurduğu ve özellikle dükkanlar nedeniyle de burada bir canlılık oluşturup köyün yukarıdan düzlüğe inmesini sağladığı anlaşılıyor. Nitekim başka şehirlerde de benzer örnekler bulunmaktadır. Mesela; Manisa’da şehir önceleri Spil dağının eteklerinde ve bir kısmı kale içinde bir kısmı da kale dışında idi. Şehri ele geçiren Saruhanoğullarının yaptırdığı Ulu Cami de hemen hemen yine aynı bölgeye inşa edilmiştir. Fakat Osmanlı döneminde 16. Yy da kendisi İstanbul’da yaşamış bir hanım sultan olan Yavuz Sultan Selim’in hanımı ve şehzade Kanuni’nin annesi Hafsa Sultan meşhur vakıf külliyesini dağın hemen bitimine ve şehrin bitişiğindeki ovaya inşa ettirmiştir. [12] Buradaki ibadethane ve diğer sosyal tesisler, etraflarında yeni bir yapılaşmanın oluşmasını sağlamasıyla şehir dağdan ovaya inmiştir.

 

Aynı gelişmenin burada da gerçekleştiği görülüyor. Haydar Çavuş vakfının camisi Müslüman halkı buraya çekerken, çocuklarına da eğitim imkanı sunmuştur. Hamam da dönemin temizlik ve sağlık tesisi olarak önemli bir tesistir. Lojman olarak kullanılan beş evin sakinlerinin aydın kişiler olması, buraya komşu olmayı cazip hale getirmiş olmalı. Ve diğer önemli etken de onbeş dükkandır. Liman olarak kullanılan bölgeyi ticari olarak da geliştirmiştir. Ayrıca Haydar Çavuş’un kredi olarak verilmek üzere vakfettiği 200.000 dirhem de buradaki ticaretin canlanmasını sağlayan finansal faktör olmuştur. Böylece bir balıkçı köyü, deniz kenarında daha modern dini, sosyal, ticaret ve eğitim aktivitelerinin bulunduğu, bunun yanında ekonomik ve coğrafi olarak daha da gelişmeye müsait bir yerleşim yerine dönüşmüştür. Bu gelişmeyi sağlayan faktörlerin en önemlisi İstanbullu Haydar Çavuş ve vakfıdır. Böylece bir vakıf eseri dini ve sosyal etkinin yanında şehirleşme açısından da önemli rol oynamıştır.   

 

Vakıf Sonrasında Bandırma

 

Vakfın kurulduğu tarihten 68 yıl sonra, 1659’da buraya gelen Evliya Çelebi Bandırma’dan; “dört cami ile on üç mescidi olan, ancak büyük medreseleri bulunmayan, binaların hepsi kiremitli ve süslü olan, pek çok hanı ve buralarda da sanatkarları çalışan ve yine Rum denizinde 700.000 akçe iltizamlık büyük bir ticaret iskelesi bulunan güzel bir şehir[13] olarak bahsetmesi buranın kısa sürede ne kadar geliştiğini göstermektedir.

Zamanla büyüyüp geliştiği anlaşılan Bandırma; 18. Yy belgelerinde ‘kasaba’[14], 1846 yılı Salnamesinde ise artık Hüdavendigar Vilayeti’nin Erdek Livası’na bağlı ‘Nevahi-i Bandırma’ adıyla bir nahiye olarak zikredilmekte olup bir müdür tarafından idare edilmektedir.[15] Bu durum 1878 yılına kadar devam etmiş ve bu tarihte ise Erdek’ten ayrılıp Karesi Sancağı’na bağlı ve kaymakam tarafından yönetilen bir kaza yapılmış ve bundan sonra da bu statüsünü devam ettirmiştir. 1890 yılında Müslüman ve gayr-i Müslim olarak genel nufusu 32.827 olan Bandırma 1892’de 40.780, 1900’de 52.715 ve 1906 da ise 54.478 kişilik bir nufusa ulaşmıştır. Kazanın merkez nufusu ise 19. Yy sonlarında yaklaşık 10.000’dir. 1910 yılında ise 1. Sınıf kaza yapılmıştır.[16] Bugün ise kara, hava, deniz ve demir yolu ulaşımı olan vilayet olmaya aday büyük bir kazadır.

Sonuç olarak; İstanbul görmüş ileri görüşlü bir hayırsever ve onun kurduğu vakıf, hizmetleriyle hayır vesile olmanın yanında istikbal vadeden küçük bir yerleşim yerinin önemli ve modern bir kent olmasında öncü rol oynamıştır. Vakıf aracılığıyla yapılan yatırımlar, limanın ve civarındaki ticaretin canlandırması ile bölgeye bir nüfus hareketinin oluşmasını sağlamıştır. 

 


[1] İsmail Hakkı (Uzunçarşılı), Karesi Vilayeti Tarihçesi, (Yay. Haz. Abdülmecit Mutaf), Balıkesir, 2000, s. 57.

[2] Pars Tuğlacı kaynak belirtmeden buranın bir balıkçı köyü olduğunu bildirmektedir. (Bakınız; Osmanlı Şehirleri,     İstanbul, 1985, s. 45.

[3] BOA, TD Nr. 166, s. 157.

[4] BOA TD. Nr. 198, s. 8.

[5] Şenol Çelik, “Evliya Çelebi’nin Bandırma, Aydıncık (Edincik) ve Erdek İle İlgili Verdiği Bilgiler ve Bunların Değeri”, Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, cilt 15, sayı 28 (1 Aralık 2012), s. 68.

[6] 5787 No’lu Galata Şer’iye Sicili, s. 123-125.

[7] DİB İslam Ansiklopedisi, cilt 9, s. 174 ve 192. M. Ali Ünal, Osmanlı Tarih Sözlüğü, İstanbul 2011, s. ?.

[8] Yeniçeri Ocağı’nın cemaat ortalarıyla Ağa bölükleri subaylarına verilen isim. (Midhat Sertoğlu, Osmanlı Tarih Lügatı, İstanbul, 1986, s. 76.

[9] Tuğlacı, a.g.e., s. 46.

[10] Vakfiyede Servi mahallesinin bağlı olduğu kaza belirtilmemiş olsa da buranın Eyüp kazasında olduğu bilin mektedir. Ayrıca Haydar Çavuş, ölünce de Eyüp’teki mezarlığa defnedilmesini vasiyet etmiş olması da bunu desteklemektedir.

[11] Nezaret; Mütevellinin tasarruflarına nezret etmek üzere vakıf veya hakim tarafından tayin edilen kimse. (Ali Himmet Berki, Istılah ve Tabirler, Ankara, 1966, s. 44.)

[12] Feridun M. Emecen, XVI. Asırda Manisa Kazası, Ankara, 1989, s. 95.

[13] Evliya Çelebi, Seyahatname, (Hazırlayanlar Yücel Dağlı, Seyit Ali Kahraman, İbrahim Sezgin), İstanbul, 2001, Cilt V, s. 149.

[14] BOA, A. DVN. Dosya No: 1250, Vesika no: 95 )1140.8.29).

[15] Abdulmecit Mutaf, Salnamelere Göre Karesi (1847-1922), Balıkesir 2003, s. 84.

[16] a.g.e. s.85.

 



Bu yazı 1769 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI